Wednesday, Jul 30th

Last update03:41:35 AM GMT

You are here:: YAZI-MAKALE Erkek Çiftleşmek, Kadın Tekleşmek İstiyor

Erkek Çiftleşmek, Kadın Tekleşmek İstiyor

e-Posta Yazdır PDF

Sevgili, koca, baba, asker, önder, aile reisi vb. gibi bir dolu sıfat. Çağlar değişti ama erkeklerin sırtında taşıdığı bu sıfatlar pek değişmedi. Değişiklik, olsa-olsa sadece erkeğin bu sıfatlardaki rolünü yaşadığı çağın ahlak kurallarına göre oynamasında oldu. İlk çağlarda kadının nasıl doğurgan olduğu bilinmediği için, kadın, nesli devam ettiren birey olarak değerlendirilmiş, baş tacı edilmişti.

Toplumu biçimlendirmede büyük rol oynamıştı. Erkekler sadece üremeye, makine gibi çalışmaya ve savaşıp ölmeye programlanmıştı. Ortaçağa gelindiğinde, dini doğmatizm ve şehirsel üretim ile birlikte kadın ikinci plana düşmeye başladı. Çünkü toprağa bağlı feodal yaşamın başlaması ile değer yargılarında da değişiklik oldu. Erkeğin fiziki gücü kadından üstün olduğu için, aile reisinin erkek olduğu da kendiliğinden genel kabul görmüş ve onaylanmıştı. Böylece toplumun yaşam kurallarını erkek egemenler koymaya başladı. Eski çağlarda emeğin ve malın dışarı çıkmaması için başlatılan evlilik kurumu geleneği, günümüzde de devam ettirilegelmekte. Buna göre erkek evlenip bir aile kuracak, ailesi ve toplum için gerekli üretimi yapacak, savaşacak ve askere gönderilecek çok sayıda erkekler doğurtacaktı. Hem dini, hem de ahlaki baskı ile ailenin devamlılığı sağlandığı için, o günün erkeklerinin bugünkü gibi, “bir çok kadınla sevişmek istiyorum, bu evliliği devam ettiremeyeceğim” deme şansı da yoktu. Gerçi yeni-yeni kadınlarla evlenebilirdi ama hepsine eşit muamele yapmak ve hepsinin geçimini sağlamak mecburiyetindeydi. Özellikle sanayi devriminden sonra üretim araç ve gereçlerinin değişmesi, şehirlerde fabrikaların açılması, üretilen mal ve hizmetlerin çeşitliliği, rekabeti de beraberinde getirdi. İnsanlar para kazanmak ve daha iyi yaşamak için daha çok para harcama ile tanıştırıldı. Artık bileği güçlü olan değil, parası çok olan güçlü erkek sıfatını taşır olmuştu. Toprağa bağlı yaşamdan, şehirsel yaşama geçmek insanlara daha cazip geliyordu. Daha önce ana, baba, dede, nine, amca, dayı, çoluk-çocuk-torun bir arada yaşayan büyük aileler parçalanıp yok olmaya başladı

Büyük ailelerden kopanlar, anne, baba ve çocukların bir arada yaşadığı aile denilen küçük topluluğa dönüştü.

Modern yaşamı seçen kadın ve erkeklerin, geleneksel yaşamla modern yaşam arasında gel-gitler yaşaması, akıl, ruh ve beden sağlıklarında dengesizliğe yol açtı. Akılları karıştı. Deneyimlemedikleri için neyin kendileri için doğru yol olduğuna karar veremiyorlardı çünkü.

Geleneksel yaşamı olumlayanlar, “önce bir işin olsun, sonra hemen evlen ve sağlam bir yuva kur” derken, modern yaşam yanlıları ana-babalara: “cocukların senin değil toplumundur; onları 18 yaşından sonra özgür bırakmalısın; kendi kararlarını kendileri vermeliler” görüşünü epoze ediyorlardı. Bu (yeni ikamet yeri, yeni eşya, bölünmüş aş, yaşamını sürdürebilmesi için aileden kopan çocuğa maddi yardım desteği) demekti. Gençlere: ” hemen evlenme, bir çok sevgilin olsun, özgürlüğünün tadını çıkar” mesajını da (sana yemen, içmen, eğlenmen, sevgililerine armağan etmen için bir dolu şey ürettim, bu mal ve hizmetleri tüketmelisin) şeklinde okuyabiliriz. “Ama sonunda mutlaka evlen, aile ekonomisine geç ve mutlaka çocukların da olsun” ısrarı ise (Yeni ev, yeni eşyalar al. Çocuklarla ilgili ürettiğim mal ve hizmetleri de tüketmelisin) yönlendirmesinden başka bir şey değildir. Keza “Ama çocukların evlendiklerinde onları kesinlikle evinden uzak tut. Yoksa jenerasyon farkından kaynaklanan anlaşmazlıklar nedeniyle, hem mutsuz olursun, hem de mutsuz edersin” önyargısı yaygınlaştırarak kafalar iyice karıştırılmıştır. Aileden her kopuş yeni emlak, yeni ev eşyası, yeni sonsuz ihtiyaçlar demektir. Kapitalizm insanları hem yalnızlığa, hem tüketime itmiştir.

Bu parçalanma ve küçülme ile başlayan “yalnızlaşma” beraberinde getirdiği yeni özgürlük anlayışı ile günümüz kadın ve erkeğini “ıssızlaşma” nın doruk noktasına çıkarmıştır. Adı ister kapitalizm olsun isterse globalleşme, ülkemizdeki insanların çoğu bu dişlilerin arasında un-ufak olmaktan kendisini koruyamamaktadır.. Duygusal açmazları olan, sadece içinde yaşadığı topluma değil, kendine de yabancılaşan, yüzeysel ve günübirlik yaşayan, huzursuz ve kendi içindeki “ben”le yüzleşmeye cesareti olmayan kadın ve erkeklerin sayısı gün geçtikçe artmaktadır.

Bir kadın “benim karakterim böyle” dediğinde, hayat tecrübelerinin kişiliğini şekillendirmesi anlaşılmalıdır. Çevrelerinde gördükleri, duydukları, okudukları, yaşadığı hayal kırıklıkları ve mutlulukları hayata bakışını belirlemiştir. Pek çok kadının, daha küçücük yaştan itibaren “aşkın geçici bir ruh hali olduğu ve büyüsünün bir gün biteceği” kalın çizgilerle beynine kazınıyor. Aşkı onun da yaşamaya hakkı olduğu, ama bunu geleceğini garantileyen kocası ile yaşamasının doğru olduğunun altı çizilerek vurgulanıyor. Pekiştirmek için de, çevreden onlarca aşkı için evlenen ve kısa bir süre sonra terk edilen, çocuğu ile hayat mücadelesi veren kadınlar, işsiz-aşsız kalıp onun bunun oyuncağı olan kadınlar örnek olarak gösteriliyor. Bu ve benzeri nedenlerle özellikle ekonomik özgürlüğü olmayan kadınlar, hatta ekonomik özgürlüğü olsa bile, daha rahat ve konforlu bir hayat yaşamak adına, aşkı yaşamadan önce, aşkı yaşıyacağı erkeğin özelliklerini araştırıyor. Bir erkek onu beğendiğini / sevdiğini söylediğinde, kadın aynı duyguları hissetse bile, açık vermiyor; duygularını bastırabiliyor. Önce erkek meslek sahibi mi? Gelir düzeyi ne? Evi, arabası, yatı-katı var mı? Yani kendisine güvenli ve konforlu bir hayat sağlayabilecek mi? Ona bakıyor. Bu koşullar uygunsa, Kültür seviyesi, mizah gücü, toplum içindeki hal ve davranışlarına ve fiziki özelliklerine bakıyor. Sonra duygularını dışa vuruyor; onu sevmeye başlıyor, dahası sonunda aşık da oluyor bu adama. Sahipleniyor, kaybetmek istemiyor. İşte tam da bu noktada bağlılık ve bağımlılık erkeği boğmaya başlıyor. Aynı çatı altında yaşamaya devam edilse bile, yalnızlık ve ıssızlaşma başlıyor. Sonuçta kadın veya erkek çantasını alıp, iki kişilik yalnızlıktansa, tek kişilik özgür ıssızlığın yolunu tutuyor

Günümüzün erkeği bir yandan geleneklerin, bir yandan modern hayatın, diğer yandan da ilkel benliğinin baskısı altında. Gelenekler “önce adam ol, evlen, çoluk çocuğa karış, bir mesleğin olsun, askerliğini yap, diğer yapmak istediklerin hobi, daha sonra da yaparsın” der. Modern yaşam “Evlilik özgürlüğünün sonu olacaktır; acele etme. 30-35 yaşından önce evlenmek aptallıktır. Bir çok sevgiliyle hayatını yaşa; kadın-erkek ilişkisini yaşayarak öğren” der. İlkel benliği ise her şeyden baskındır. Hiç bir sosyal kuralı önemsemeden idinin isteklerini yerine getirmek ister. Bunun için özgür ve bağımsız olması şarttır. Modern hayatın ona sunduğu imkanlardan vazgeçmemek için evliliği öteler. Hatta tek kadın ve tek evlilik düşüncesi bile kabus haline gelmeye başlar. Zaten tüm imkanlarını ve fantazilerini neden bir kadınla paylaşmak zorunda olduğunu çoktan sorgulamaya başlamıştır. Kafası karışıktır. Geleneksel yaşamla, modern yaşam arasında denge kuramamaktadır. Çünkü insanlar ihtiyaçlarını karşıladıkça, iç dünyalarında yeni açlıklar oluşur. Daha üst ihtiyaçları tatmin etme arayışına girerler. Bu çoklu ve günübirlik yaşam içindeki erkek de, zamanla ataerkil düzene özlem duymaya başlar. Arşimed bile “kadınlar ne ister?” in yanıtını bulamamışken, modern yaşamın erkeği, kadınların “aşktan önce yaşamlarının güvence altında olmasını” istediğini yaşayarak öğrenmiştir. Zaten yıllarca emek verip, dirsek çürütüp, meslek ve para sahibi olmasının altında yatan asıl gerçek, kadınların beğenip aradıkları tipte bir erkek olmak için değilmidir?!

Ama yine de modern kadın onu ürkütür. Modern kadının kendisi kadar donanımlı olduğunu, eşitlikçi, özgürlükçü olduğunu, onun tercihlerini de dikkate almak zorunda kalacağını, itip kakalayamayacağını, onu dört duvar arasına hapsedip kendi özgür yaşantısına devam edemeyeceğininin farkındadır. Bu tip kadınlarla birlikte olmaktan,paylaşmaktan, sevişmekten mutluluk duyan erkek, sıra hayatında ona yer açmaya gelince, daralmaya başlıyor. Kimseye bağlanmak, kimseye ait olmak ve kimsenin sorumluluğunu da üstlenmek istemiyor. Kaçıyor. Kadın kendini terkedilmiş hissetse de, aslında erkek kadından değil, bağlanmaktan ve sorumluluktan kaçmaktadır. Bu durum sadece yeni başlamalarda değil, uzun birliktelik / evlilik yaşıyan kadın ve erkeklerde de görülüyor. Hangi taraftan bitirilmiş olursa olsun, ayrılığın acısını ve izlerini kolay - kolay silemiyorlar. Sonuçta gelir-geçer, derinliği olmayan, ruhunda yeni yaralar açmayacak yüzeysel ilişkiler kurmayı seçiyorlar.

Erkeklerin sorumluluktan kaçması, kadınların ise “illa da bu birlikteliğin sonu evlilikle sonuçlansın” dayatması hem kadınları hem erkekleri yanlızlaştırmakta.

Özellikle kadınların kaybetme ve terk edilme korkusu, nice yaşanabilecek aşkların doğmadan ölmesine neden olmakta.

Oysa her şey gibi sonlu olabileceği kabullenilip yaşanmalı aşk. Çıkarsız, ileriye dönük yatırımsız.

Herkes dönüp bir ardına bakmalı: yaşadıklarından başka ne var elinde-avucunda? Aşkı yaşamak kadar, zamanı geldiğinde “aşka yol verebilecek” güçte olan kadınların sayısı arttıkça, ıssızlaşan kadın ve erkeklerin sayısında da (çağın hastalığı olan yalnızlaşma / ıssızlaşma) azalma olacaktır.

“Issız Adam” filmini seyredenler anımsayacaklardır:

Çift harika bir aşk yaşamaktadır. Esas oğlanın annesi gelir, esas kıza “sakın oğlumu terk etme, onu yalnız bırakma” der. Kendi oğluna da “bu kız harika, sakın onu bir yere bırakma, hayatına al” der. Esas oğlan panikler; annesini yolcu ettikten sonra içeri girip sevgilisine “seni terk ediyorum” deyip kapıdan çıkar. Kızın daha önce söylediği “donmak üzeresin, uyumak istiyorsun, farkında değilsin, ölüyorsun” sözleri kulağında çınlasa da, çoktan ıssızlığına kaçmıştır adam.

Yüksel Erdoğru

03.01.2009


Yorum ekle


Güvenlik kodu
Yenile